Bir gün Hoca mahalleden haber geldi.Güldane’yi istemeye geleceklermiş. Daha on sekizine yeni basmıştı. Güldane nadir kır çiçeğiydi. İnce billur boynu, al al yanakları vardı. Gelişmiş serpilmişti. Özleyişleri vardı. Hayriye çok ağladı. Evladı gibiydi. Canı gidiyordu. Gelin olarak sokak kapısından çıkışında gözyaşları yağmur oldu.
Güldane’nin saçları soldan sağa doğru ayrılmış, dalgalı, önde biraz perçem arkada saçlar topuz yapılmış üstüne yapma çiçek takılmiş. Zülüfler ısıtılmış maşayla halka halka. Boynunda zar zor saklanmış beşi birlikten arda kalan kurdeleye dizili üç tane lira. Bir de inci gerdanlık. Beşgen yakalı parlak kumaştan dikilmiş boydan elbise, sağ bileğinde tek bilezik parmağında taşlı yüzük. Ayakkabıları önden açık az topuklu. Dudaklarına kırmızı boya sürülmüş. Ürkek. Heyecanlı olduğu gözlerinden belli oluyor. Kocası olacak Şaban’ın ise: Önden iki düğmeli, kapaklı yan cepli buruşuk gri bej bir ceketi, içinde beyaz gömleği, aynı renk pantolonu ile takımı tamamlayan boyalı deri ayakkabısı, sol kolunda Omikron marka saati… Bu zamanda evlenmek meseleydi. Komşudan ödünç yatak yorgan alıp evlenen kimseler vardı. Ev kurmak zordu. Oğlan evine gelin gidilirdi. Güldane için ödünç bir şeyler alınmamıştı. Şaban çalışkandı. Temiz çehreli, sarı kafalı, inatçı bir Arnavut’tu. – Prizren ve Prizren isimli kitabımdan –

