Dik duruşunu, heveslere, gevezeliğe, şarlatanlığa feda etmiyordu. Kimseyi kandırmak gibi, fikri yoktu. Eğer olsaydı, bayağılık, iki yüzlülük yapacak, alçalacak küçülecekti. Genç adam kahveden içeri yavaş adımlarla girdi. Gözleri herkesten uzaktaydı. Tahta sandalyeye kuruldu. Kahveci Bayram, orta dem çayı getirip sallanan masanın üstüne koydu.”Onları kandırabileceğini düşünüyorlar” diye hafiften fısıldadı.Sarı: ”Ben tilki değilim, kargalara dalkavukluk yapmam” Balıkçı köyün kahvesiydi burası. Burada, dedikodu; kadınların toplantı günlerinde yaptıklarından fazla yapılırdı. Koca Reis, çok hastalanınca bankada yıllardır biriktirdiği parayı Sarı’nın üstüne geçirmiş. Buda her günün konusu olmuştu. Koca Reis, Sarı’ya: ”Eğer yatalak olursam bana sen bakarsın”demişti. Sarı, Reis’le; ta çocuktan denize açılmaya başlamıştı. Denizin delirdiği, suyun limon küfü renge döndüğü gündüzlerde; teknenin yakamozların üzerinde kaydığı o ışıklı gecelerde, bir çok sefere çıkmıştı. Reis, Sarı’yı almadan açılmazdı. Dalgaların, denizkızı gibi tekneyi sardığı, göğün ışığa boğulduğu, o, fecr vakitlerinde; Sarı, Reisin çayını getirir, Reisin, ille de”kendine de doldur” demesini bekler, çayı denizin ürperten serinliğinde güvertede birlikte içerlerdi. Sarı’nın teknenin bereketi olduğuna inanılırdı. Tayfalar da çok memnundu çok balıktan. Nereye gitseler balıklar da oraya geliyordu.Sarı, açık denizlerin kokusunu on yaşından beri almaya başlamıştı. Bu kokuyu alan denizi bırakamıyordu.Teknenin arkasında gecenin mavileştiği bazı zamanlarda yatar, yıldızları seyrederdi. Parlayan yıldızlar, donanmanın tüm gemileri ışıklarını yakmışlar da, önünden, tören geçisi yapıyorlar gibi gelirdi ona. Reisin, evinde kaldığı günler sayılıdır. Teknede kalırdı. Hiç evlenmemişti. Sarı da yaz gecelerini, annesinin karşı ısrarlarına rağmen evin önünde, ağların üstünde yatarak geçirirdi…Hastalandı Koca Reis. İstemeye istemeye veda etti denize. Sarı, doktor doktor gezdirdi Reisi. Büyük profesörler bile buldu. Gitmediği doktor, gitmediği büyük şehir kalmadı.Bir türlü iyileşemedi, günden güne kurudu.Reisi hiç yalnız bırakmıyordu. Günlerini beyaz badanalı iki katlı taş evde geçiriyorlardı. Reisi, ikinci kata çıkarmış denizi gören pencerenin yanına yatırmıştı.Reis arada bir de olsa yattığı yerden başını kaldırır terk ettiği denize ve martılara bakardı. Neler yaşamıştı denizlerde; koca fırtınalarda, ra’d ü berkle beraber, rüzgarın efelendiği denizin ortasında…Karanlık içinde karanlık. Gece o kadar karanlık, elimizi bile göremiyoruz.Dehşetli bir akşam; üstümüzde ışık patlıyor, tekne bir an aydınlanıyordu. Sarı’nın yüzünde nur gördü, ruhun arınmasının yansımasıydı bu.-Çocuk sakın korkma.Üç tayfayla beraber dümeni zor tutuyordu. Deniz, harala gürele. Burnu dönmek zordu. Fenerin lambası yıldız böceğinin geceki ışığından az mı az. Kara kargalar beyaz kalırdı bu zindan karanlığı içinde. Koya girse tekne şahlanmaktan vazgeçecekti. Bir an, bir an salisenin altmış da biriydi, deli rüzgar durdu. İşte o an ”Ya Bismillah”dedi, iskele alabanda yaptı; tekne yan yattı yatacak, son anda rüzgarı arkasına aldı, koya girdi…Bir gün, Sarı bir gün ekenden kalktı, Reisi aldı, teknenin güvertesine bir güzel oturttu.Koca Reis emrini verdi:- Tam yol ileri.Enginlere gittiler. Doktor,”ciğerleri bitmiş”demişti.Yine de tüm gücüyle ciğerlerine çekti denizi. Son nefesinde yine denizin kokusu vardı. Koca Reis engin denizde enginlere karıştı.Kahveci Bayram, kimsenin itiraz etmediği bir söz söyledi o akşam kahvede”Allah var, Sarı doğru adammış.”
