Yine bir kış günü akşamı, Ferit ve Mehmet abim, Mantocular Çarşısının(Şadırvan Camisini çevresi) arkasındaki marangozlardan talaş ve tahta parçalarını çuvala doldurup kuyumcular sokağından eve dönerken, kahverengi resmi üniformalı siperli şapkasının üstünde koca metal bir yıldızı olan bir yanında çakaralmaz tabancası bir yanında meşe odunundan dizine kadar inen copu bulunan, geceleri bekleyen bekçi, yollarını çevirmiş. Mehmet’in çuvalını yere dökmüş de Ferit karşı gelmiş, efelenmiş. sarı Ferit asi, deli mi deli haksızlık karşısında volkan, kimseye temenna etmez. ”Biz hırsız mıyız? Eve odun götürüyoz. Ne yapıyoz yani?” diye dikilmiş. Balıkçının ve marangozun verdiği tahta parçalarıyla ısınacak; sıcaklığın, sevginin sıcaklığı olduğunu daha sonra anlayacaktık. Üstünde sineklerin uçuştuğu bok dolu sokaklarında kirlenen çocukların, yıkanınca pencere önlerine asılan giysilerinin halinden fakirliği anlamak mümkündü. Bu fakirlik burada, Mezarlıkbaşı’nda, biz çocuklar dışında herkesi eziyordu. kaldığımız bu salaş aileevinde tahtakurusu boldu. Yattığımız ağaçtan divandan gırç gırç sesler gelirdi. Ağacı yeme sesleri bize ninni gibi mi gelirdi ne? Arada dolaşmaya çıkan tahtakurularını bir terlik vuruşuyla kanlarını duvara çıkartırcasına öldürürdük.

Yorum bırakın