Kapıyı açınca rahatlatıcı bir esinti gekdi. Yağmurda uyuyan ağaçlar bu Ocak ayının güneşli sabahında rüzgarın değmesiyle uyanmış hem dalları hem kendi hafiften dans ediyor.
Acı yansıtmayan, saf bir yüzü vardı. Ağır bir biçimde çalan keman sesinin ritmine uyuyormuş gibi, çadırından çıktı.Kemikli ince parmaklarıyla gözlerini ovuşturdu. Yağmur, ona bir şarkının sözlerini anımsattı : “Deniz gözyaşlarımla taşacak” diye çekti içini. Ruhu ve içindeki varlığı ona devam etme gücü veriyordu. Yağmur sularına basarak yürüdü, “Allah vekilimdir, mülk onundur” dedi.
Hiçbir yerin bir bölümüydü buralar. Geçmişten kopmuş, gelecekten umarsız. Soğukta, elinde cigarası önünde kağıt bardakta çayı olduğu halde, masada oturan cılız bir esmer kadın. Bilemiyorum, yağmur yağıyordu bir yerlerde belki yolun öbür tarafına. Kuddus kuşu, yere inmiş, bir ekmek kırıntısı için.
Temiz insanlarla hiçbir alakam kalmadı diyemem Doğru ile yanlışı ayırt etme gücümü bir kenara bıraktım Son gücüme kadar hafıza teknemde ne varsa onu yoğuracağım
kısacık bir hikaye: Kervancı Halil, sarp dağların arasındaki o dar geçitten geçmek için tam on yıldır uğraşıyordu. Geçidin bir ucunda Halil, diğer ucunda ise geçidin koruyucusu olduğunu iddia eden inatçı bir derviş vardı.Halil “Yol benim!” dedikçe, derviş “Sabır benim!” diyor, yolun tam ortasındaki küçücük çeşmenin başında oturup tespih çekmekten başka bir şey yapmıyordu. Halil’in acele […]
