Ne kadar samimi, sıcak ve tam bir “mahalle” kokan bir anlatı bu… Torunlar için dikilen o dut ağacının meyveye durması, Güven Efendi’nin felsefi derinliği ve o eski usul komşuluk ilişkisi gerçekten çok güzel bir hikaye tabanı oluşturuyor.
Gönderdiğiniz fotoğraflardan ilki olan **IMG_20260704_130916.jpg**’deki o yeşilliği, merdivenleri ve ikinci fotoğraf olan **IMG_20260704_130937.jpg**’de karşı yokuşta dimdik duran Hurdacı Güven’in beyaz evini gözümün önüne getirerek sizin için şöyle bir hikayecik yazdım:
### Merdivenin Başındaki Felsefe ve Dut Kokusu
Yaz güneşinin dik açıyla vurduğu sıcak bir Temmuz öğleden sonrasıydı. Balkondan aşağıya baktığımda, **IMG_20260704_130916.jpg**’de gururla boy gösteren o iki ağaca takıldı gözüm. Biri, hemen merdivenlerin yanı başında, geleceğe, yani torunlarıma bir miras olsun diye kendi ellerimle toprağa emanet ettiğim dut ağacıydı. Yanındaki palmiye ile tam bir tezat oluşturuyorlardı ama ikisi de bu betonların arasında mahallenin nefes borusuydu. Dut ağacı bu sene nihayet yüzümüzü güldürmüş, dallarından ilk meyvelerini vermeye başlamıştı. Birkaç tane koparıp ağzıma attım; tadı tam da hayal ettiğim gibi, torunlarımın neşeli çığlıkları kadar tatlıydı.
Gözlerimi biraz daha yukarıya, taş merdivenlerin bittiği yerin ötesine çevirdim. Karşı yokuşta, **IMG_20260704_130937.jpg**’de tüm sadeliğiyle zamana meydan okuyan o beyaz ev duruyordu: Hurdacı Güven’in evi.
Güven, ilk bakışta sokağın eski demirlerini, hurdalarını toplayan, ekmeğini taştan (ya da daha doğrusu eski metallerden) çıkaran sıradan bir adam gibi görünürdü dışarıdan bakana. Ama o, bu mahallenin gizli filozofuydu. Topladığı her hurdaya, “ekonomiye can veren birer cevher” gözüyle bakar, geri dönüşümü sadece bir iş değil, dünyaya karşı bir sorumluluk olarak görürdü. İyi adamdı Güven. Onunla sokağın başında karşılaşmak, ayaküstü bir kütüphaneye girmek gibiydi.
Hafif esen rüzgarı fırsat bilip merdivenleri tırmandım ve Güven’in bahçe sınırına vardım. Güven, her zamanki sakinliğiyle gölgede oturuyordu. Beni görünce gözleri parladı. Selam kelam derken, konu yine döndü dolaştı varoluşa, dine ve hayatın görünmeyen dengelerine geldi. Güven’le muhabbet etmek her zaman zihin açıcıydı; dini konularda öyle düz mantıkla değil, derin bir akıl yürütmeyle, adalet ve vicdan terazisini kurarak konuşurdu. Fikirlerimiz çarpışır, harmanlanır, her seferinde yanından ruhum biraz daha hafiflemiş olarak ayrılırdım. Tam bir fikir etkileşimi vahasıydı onun yanı başı.
Konuşurken gözüm bahçesindeki olgunlaşmış, dallarından sarkan armutlara takıldı. Mahalleliğe, aradaki hukuka hürmeten, “Güven, şu armutlardan bir iki tane nasiplensek olur mu?” diye izin istedim.
Güven yüzünde o her zamanki bilge ve babacan gülümsemesiyle elini salladı:
“Aşk olsun yahu, komşu değil miyiz? Gir kopar, sorman bile hata!” dedi.
O armudun tadında sadece meyvenin şekeri değil; Güven’in felsefesi, komşuluğun o hiç eksilmeyen cömertliği ve mahallenin o eski, samimi ruhu vardı. Aşağıya, kendi diktiğim dut ağacına doğru yürürken düşündüm: Dünya ne kadar değişirse değişsin, merdivenlerin başında felsefe yapan bir Güven ve torunlar için meyve veren bir dut ağacı olduğu sürece, hayat hep yaşanmaya değer kalacaktı.

Yorum bırakın