…Ahmet Coşo meymenetsiz bir zamana rast gelmişti. Zihni kapalıydı. Hem buranın yaşamı müsait değildi.Kokladığı havada zamanın ufunetini hissediyordu.Bu mekana göre seçilmiş bir nesne değildi. Yatağa başını koyduğunda esen rüzgarlar kapı ve pencereden girse de ona yetmiyordu. Kışın bile taraçanın altına yaptığı yatağında yatıyordu. Gamlı çehresini güler yüze çevirecek zaman ve mekan, uygun ve yeterli değildi.Sert adam, tatlı dile, güler yüze, temiz maziye önem veren sert adam, sert oluşundan ruhunun olan güzelliklerini dışarı çıkaramıyor, önemsediği tatlı dil, güler yüz kendisinde pek seyrek oluyordu. Mazi ise Prizren’di. Geldiğine memnun muydu? Pişman mıydı? Kimse bilemezdi. Arkasına dönüp bakmadı. Memleketi göz erimi mesafede de değildi. Dağların, kara gölgelerini aşmak hayalen bile zor geliyordu.Didindi durdu.Yaşamaya çalıştı. İçi aydınlık ela gözleri, çok şey anlatmak istercesine bakardı. Severek isteyerek gelmişti.Geldiği bu yerde Leyla’sını arayan Mecnun’a döndü. Kafasındaki düşünceler engin denizdeki gece karanlığı gibiydi.Karanlık karanlık içinde…Düşman bayrağı altında, sahip olduğu gurur ve kibiriyle nasıl yapar nasıl yaşardı?Düşman elinden kaçmış, çocuklarına onurlu yaşam düşünmüştü. Türkiye onu, oltanın ucunda alev alev yanan yedi renk ışık saçan zoka gibi kendine çekmiş, gözünü almıştı. Baba olarak ailesiyle alakadardı. Aldığı terbiye, zaten bunu gerektiriyor; ailesinin saadeti onun mutluluğu. Tek derdi çocuklarını beladan kurtarmak. Yalnız nasıl koruyacağını bilemiyor. Geliştirdiği yöntem kızmak ve dayak. Başka ne beklenebilir…Neyse o…Bu kadar…(devamı Mezarlıkbaşı Soğuk Sokak adlı kitapta )Bu belacı mahallede çocuk yetiştirmek hakikatten zor işti be!!!!!!

Yorum bırakın