Beyaz Atların Fırtınası

Karanlık çökmek üzereydi. Ufukta kara bulutlar bir ordu gibi birikiyor, denizi öfkeyle kamçılıyordu. Fırtına, sahildeki küçük balıkçı köyünü kollarıyla sararcasına hiddetleniyor, beyaz köpüklü dalgalar sahile doğru hızla koşuyordu. Köydeki yaşlılar buna “Denizin Beyaz Atları” derdi; bu atların koşusu, tanrıların kızgınlığını simgelermiş.

Ahmet, köyün tek udîsi, rüzgârın ve denizin kudretiyle karışan ezgisini dinlerken içini bir ürperti sardı. Kulübesinin penceresinden dışarı baktı. Göz alabildiğine dalgalar, kudurmuş birer yaratık gibi gemileri lime lime ediyor, kayaları dahi un ufak ediyordu. Sahil, denizin adaletine boyun eğmiş gibiydi. Ama Ahmet, bu fırtınanın yalnızca bir doğa olayı olmadığını hissediyordu.

O gece, köyün efsanelerinden birini anımsadı. Efsaneye göre, fırtınanın beyaz atları sahile ulaştığında, köyden birini almadan geri dönmezdi. Bu, tanrıların adaletiydi; köyde bir hata yapılmış olmalıydı. Ahmet’in aklına yıllar önce yaşanan bir olay geldi. Gençken, denizden çıkardığı bir hazineyi köye getirmek yerine kendine saklamıştı. Onun bencilliği, köyde büyük bir kıtlığa neden olmuştu. Şimdi, yıllar sonra bu boranı bir bedel istemek için mi geliyordu?

Fırtına iyice şiddetlendiğinde, köy meydanından yankılanan çığlıkları duydu. Küçük bir çocuk, dalgaların ortasında kalmış bir kayığın üzerinde mahsur kalmıştı. Köylüler sahilde korkuyla beklerken, kimse dalgalara meydan okumaya cesaret edemiyordu. Ahmet, kemiklerine kadar işleyen pişmanlıkla, udunu kaptı ve sahile doğru koştu.

Köyün yaşlıları, “Nereye gidiyorsun?” diye bağırdılar, ama Ahmet dinlemedi. Dalgalara karşı bir şey yapması gerektiğini biliyordu. Denizin öfkesini dindirmek, beyaz atları durdurmak için udunu çalmaya başladı. Tellerden çıkan ezgi, fırtınanın uğultusuyla yarışıyordu. Bir anda, dalgalar geri çekilir gibi oldu. Beyaz atlar, sahilin kıyısında durdu, sanki müziğin büyüsüne kapılmışlardı.

Ahmet, çocuğu kurtarmak için udunu çalmayı bırakmadan suya girdi. Dalgalar hâlâ kuvvetliydi, ama o, bir an bile durmadı. Nihayet kayığa ulaştı, çocuğu sırtına aldı ve sahile geri döndü. Çocuk kurtulmuştu, ama Ahmet’in gücü tükenmişti.

Sahile vardığında beyaz atlar, bir an için gözlerini Ahmet’e dikti. Sonra, dalgalarla birlikte denizin derinliklerine doğru çekilip kayboldular. Fırtına dindi, deniz sakinleşti. Ahmet, son nefesini verirken yüzünde bir huzur vardı. Denizin öfkesini yatıştırmış, köyüne borcunu ödemişti.

O günden sonra köylüler, her fırtınada denizin beyaz atlarının ezgisini duyduklarını söyledi. Ve her seferinde, o ud’un sesi, fırtınanın şiddetini bir nebze olsun hafifletiyordu.

 

Yorum bırakın