Ormanın derinliklerinde bir gece, gökyüzünden bir yıldız gibi süzülerek yere düşen bir çocuk vardı. Terk edilmiş, çok çirkin, topal bir çocuktu bu; yürürken yıldırım gibi zigzaglar çizerdi. Köy halkı onun lanetli olduğuna inanıyordu. Ancak onu bir demirci buldu ve yanına alarak büyüttü. Yıllar geçtikçe demirci ustasının yanında yetişen çocuk, demir işleme sanatında ustalaştı ve ona “Garip” ismi verildi.
Garip, demiri istediği şekle sokma becerisini geliştirdikçe, yalnızca demir değil, altınla da çalışmaya başladı. Öyle sanatsal tahtlar yapıyordu ki, görenlerin gözlerini kamaştırıyordu. Ama bu tahtların hepsi özel bir büyüyle donatılmıştı; görünmez bağlar içeriyordu. Bu bağlar, tahta oturanı sıkıca sarıyor ve kimsenin onu kurtarmasına izin vermiyordu. Garip bu yeteneğini en çok hak eden biri için sakladı: zalim bir kral.
Zalim kral, ihtişamını göstermek için eşi benzeri görülmemiş bir taht istediğini duyurduğunda, Garip bunu bir fırsat olarak gördü. Altından, süslemelerle dolu, göz alıcı bir taht hazırladı. Bu tahta baktığınızda üzerinde dans eden altın desenler, çiçek motifleri ve zenginlik sembolleri görüyordunuz. Kral bu ihtişamlı tahtı görünce ona oturmaktan kendini alamadı. Fakat tam oturur oturmaz tahtın görünmez bağları onu yakaladı; hareket edemez hale geldi. Garip, kralın hapsolduğunu görüp hızla oradan ayrıldı ve Kaz Dağları’na kaçtı.
Kaz Dağları’nın zirvesinde, volkanik bir dağın ateşine sığınarak bir dövme atölyesi kurdu. Dağın ateşini kullanarak oklar, mızraklar, kalkanlar yaptı; her biri ustalıkla ve adalet için yaratılmıştı. Bu silahları iyi krallara ve doğru savaşçılara gönderdi, kötülüğe karşı durmaları için onları güçlendirdi. Garip, artık sessiz bir adalet savaşçısıydı; gölgelerde, demir ve ateşle kötülüğe karşı savaş veriyordu.
Böylece Kaz Dağları’nın esrarengiz demircisi olarak anılmaya başladı. Her gönderdiği silah, zulmü sona erdirme amacıyla çıkıyordu elinden, ve Garip’in hikayesi, adaletin simgesi olarak dilden dile dolaşmaya devam etti.

