• Güneş ışığının uzanamadığı köşelerden gelen küf kokusunu duvardan duvara çekilen iplerde yıkanmaktan eskimiş çamaşırların üzerine sinmiş sabun kokusunu her odanın önünde duran saksı çiçeklerinin kokusuyla birlikte duyardınız. İpe serilmiş, mandalla tutturulmuş çamaşırlar renk renk, içine taş soda atılmış kazanlarda kaynatılmış giysiler ak-pak olmuştur. Fakirliği, ipe asılan çamaşırlarda görürdünüz. Yamalı pantolonlar bunu gösterirdi. Yırtık giymenin ayıp olduğu, fakirliğin olduğu zamanlardı. Mahallede çalışan da çoktu, serseride. Lüks yoktu lükse harcanan para da. Gelecek planı yapılırdı ama gelecekle ilgili kaygıları yoktu. Ah-vah edilmezdi. Ne yapacağız demezlerdi. Evham, iç hesaplaşma yapıp yaşamlarını cehenneme çeviren insanlar değillerdi. Günü kurtardıkları zaman kazançlıydılar. Taş döşeli dar sokakları, canlı renk boyalı duvarları ile Mezarlıkbaşı mahallesi, dudaklarında gevezelik eksik olmayan temiz yürekli, keyifli, olumsuzlukları olumlayan, başkalarına bar olmamak için didinen lakin birbirine yardımdan kaçmayan, birbirine benzeyen, birbirinden korkmayan insanların dünyasıydı. Aşk gibi birbirlerini sahiplenen duyguları vardı. Bunu gençlerin davranışlarında açıkça görebilirdiniz. Birbiriyle kavga edip küsen gençler başka mahallede tutuştukları kavgalarda ölesiye birlik olur korkusuzca kavgaya girer, tabiri caizse dalarlardı.

Buranın gençleri bakımlıydı. Briyantin sürülmüş saçlarını ince diş plastik tarakla tararlar öyle sokağa çıkarlardı. Onların içinde – galiba, sanıyorum – bir su kaynağı gibi yavaş yavaş taşan, yolunu bulup süzülerek akan bir aydınlık çıkış yoktu. Adını koyamadıkları arzuları, gittikçe yükselen dalgalar gibiydi. Bu yoksul mahallede arzular, dalgaların kıyıya vurup, taşlara sarılarak yaltaklanması, fırlatılan atıkları alıp götürmesiydi. Bazen taşıyor, kabına sığmıyordu arzular. Hele gençlik arzuları! Zamanla sönüp gidiyordu her şey. Karga yuvalarında gürültünün kesilmesi, aile evimizin ortasında yükselen kavak dallarının fısıltısının sessizliği gibi…

 

Yorum bırakın