Güneşin batmak için hazırlandığı akşamüstüne doğru, rüzgarda karaçamların dalları hışırdarken, bilmiyorum niçin, dağ yolunda yürüyordum.
Uzun kollarıyla gölgeler acele uzaklaşan ışığın ayaklarına sarılıyordu.
Kuşlar ötmekten yorulmuş gibiydi.
Bilmiyorum niçin yolun kenarında oturdum. Gece oluyordu. Akşam yıldızı gözden kayboldu.
Sabah vaktinin gelmesi kesin. Umut’ta öyle.
Hiçbir şey olmasa da umut içimizi sabah güneşi gibi aydınlatır.
Bir hikaye geldi aklıma eskiden okuduğum bir kitaptan.
Ormanda yaşayan bir kabile ormanlarına saldıranları kovmak için var güçleriyle savaşıyorlarmış. Her cenk öncesi ”bizi kurtaracak olan gelecek, kesin gelecek” diyerek umut ettikleri kurtarıcıyı düşünerek ölümüne savaşırlarmış. Düşman boğazlarına bastığı, keseceği anda düşmanlarının yüzüne tükürürlermiş. Bedenleri ölse bile ruhları özgür kalsın düşüncesiyle.
Gerçeği kurabilmek için, kendilerini hazır tutacak bir yalana muhtaçtılar. Kendilerine göre bir idrak kendilerine göre bir gerçek yaratmışlardı. Bu, onları her daim müteyakkız tutan umutlarıydı.
Topraklarını parça parça etmek isteyen düşmana karşı kurtarıcının geleceğini umut ederek mücadele etmişlerdi.
Savaşı kazandıklarında böyle bir kurtarıcının hiç olmadığını anladılar.Umuttu hırsları. Ormanın, kuytu karanlık köşelerine umut ışığı sızmıştı artık.
Umutlarıyla var oldular…

