Yıllar öncesine dönüyorum, Katerina’nın karım olduğunu anlayasın diye 1914’lere kadar biz Grekler çelebi idik. Güzelce ve mutlu olarak yaşayıp gidiyorduk.Ama 1914’te genç Türkler- yaşasın adalet, yaşasın hürriyet diyerek – Türkiye’yi Almanların eline teslim ettiler ve Almanlar, Rumları Küçük – Asya kıyılarından atacaklarını ilan ettiler. İşlerini iyi yaptılar. Türk halkını kışkırttılar ve ilk sürgünler o zaman başladı. Savaş açılınca olan biz Rumları amele taburlarına koydular, taş kırdırmak ve yollar yapmak için. Bizimkilerden çoğu, hastalık, susuzluk ve bitkinlikten çöllerde kemiklerini bıraktılar. Topraklar inledi. Ben, sol elimin iki parmağını bıraktım- o da ayrı hikaye, eskiden kalma. Halbuki, bu iki parmak yüzünden beni Yunan ordusuna almadılar. Yani, burayı işgal ettikten sonra asker yazmaya başladıklarında. Oysa ki iki parmağı eksik bu adamı Katerina kocalığa kabul etti.Yürekli kadındı, diyorum sana.Ne diyorsun, o sabah evden çıktım. Sokaklarda, orada burada, duvar diplerinde yürüyen bir kaç kişi. üç- dört mağaza açıktı, hepsi değil. Ama fırınlar ekmek çıkarıyorlardı. Müşterim bir Frenk kadını- ki bahçesi için benden fidan alırdı, yaşıyorsa kulakları çınlasın- bana balkonundan seslendi: ” Yakumi, evine dön, iyiliğin için söylüyorum, kahramanlık taslamanın sırası değil.” Ona:”Madam.”diyorum şakayla karışık.”Tıraş olmaya gidiyorum. Tıraşsız öleyim, olur mu?”Gerçekten de dört günlük sakalım var. Rıhtıma çıktım. İğne atsan yere düşmez. Bir de binlercesi, rıhtıma sıralanmış mavnalarda. Anadolu’nun içlerinden yaya olarak yollara düşmüş mülteciler, kurtulmak için. Yunan ordusu bütün trenleri tutmuştu. Kaçmak için millet birbirini öldürüyor. Hayat memat meselesi bu. Millet canını kurtarmak için şehre hücum etmiş. Görüyorsun. Yunan ordusunun şehri tutacağını sanmışlardı. İşgal Kuvvetleri Komutanlığındaki hainler günler öncesinden böyle garanti vermişlerdi. İşte deniz işte liman demişlerdi. Yunan hükümeti vapurlar gönderecek ve mültecileri alacak. Doğru, iki-üç vapur yolladılar, kendi adamlarını, yani İşgal Komutanlığında ve Yunan Merkez Bankasında çalışan kendi adamlarını kurtarmak için. Yunan Merkez Bankası bizim şehirde şube açmıştı ve şimdi paraları, para dolu kasaları kurtarmak gerekiyordu. Paranın yanında insan hayatının değeri neydi ki?
”Bekleyin”diyorlardı bize, ”Yine geleceğiz. Yaşasın Yunanistan!” İşte böyle, bütün millet rıhtımı ve mavnalara yığılmış. Saçı sakalı ağarmış erkekler, nineler, çocuklu kadınlar kendilerini koyvermişler sokaklarda yatıp kalkıyorlardı. Kimisi bir pöstekiye, kimisi yanında getirmiş olduğu yorgana ya da battaniyeye sarılarak. Binlercesi, durumun münakaşasını yapmaktan yorgun düşmüştü. Gözleri fırlamış Kıyamet Günü’nü bekliyorlardı. Kazasız belasız bir gün daha, Allah’a şükürler olsun. Ağustos günü, Eylül başı. Bizimkilerden kimileri ticaret yapıyordu. Ocak yakmışlar, darı kaynatıyor, şiş kebabı ve fasulye pişiriyorlar ve bunları satıyorlardı. Dedik ya, fırınlar ekmek çıkarıyordu ve berberler, ortaya bir sandalye atmış adam tıraş ediyordu. Gözlerimle gördüm bütün bunları. Sen, nasıl istersen öyle yorumla.Orada tıraş olanlar belki de benim gibi düşünüyorlardı: tıraşsız ölmek olur mu? Denizde davul gibi şişmiş binlerce ceset yüzüyordu. Bu, seni şaşırtmıyordu bile. O günlerde ölüm, hayatın uzantısıydı. Bir ara bütün kötülük yatışmış gibiydi. Tam o sırada Türk askerleri atlara binmiş geçiyorlardı. Yanında Türk bayrağı tutan bayraktarı ile binbaşı millete sesleniyordu: Korkma,korkma! Ortalık yatışmıştı. Analarının kucağından kaçan çocuklar mültecilerin arasında dört dönüyordu. Denizde, açıkta bir kaç savaş gemisi duruyordu. Bizleri korumak için diyorlardı…Şimdi, sana anlatacaklarıma sakın gülme: Bu gemilerden kurtuluş bekleyenler var ya çoğu ya öldürüldü, ya da denizde boğuldu. O aynı akşam. Ve kalanlar da yaban ellerine götürdüler. Buradan. Fasula’ya doğru yola koyulmuştum. Sakallarım fena halde kaşınıyordu. Baktım, bir berber açık, içeri girdim. Beni tıraş ederken berber habire konuşup durdu. Ermeni mahallesinde kimseler kalmadı dedi bana. Ermeniler, Ay-Stefano kilisesine sığınak yapmışlar, oradan Türklere ateş açmışlardı. Türklere ahdetmişlermiş, anlıyorsun ya, komite kurmuşlar ve onlar da kendi hayallerini, yani Büyük Ermenistan’ı kurmak sevdasındaymışlar. Gönüllü olarak Yunan ordusuna da yazılmışlar. Bana anlattılar. Karanlık Bedesten’den bir sarraf canını kurtarmak için, limandaki bir İngiliz gemisinin küpeştesine çıkmaya çalışmış. Ama, İngiliz askerlerinden biri, eline geçirdiği bir demir parçasıyla adamın ellerini vurup koparmış. Adam, dengesini kaybedip denize düşmüş ve boğulmuş. Berber bana pek çok kimsenin teknelere, gemilere, kayıklara binmeyi başardığını söyledi. İngiliz gemilerine yanaşıp Aman! diye bağırmışlar, iskele atın ne olur, kurtarın bizi. Ama tekmelenmişler, İp merdivene tutunmaya çalışanları İngilizler sille tokat denize atmışlar. Görüyor musun İngilizlerin tarafsızlığını?…..(Kitabın 168 169 170 ci sayfaları)

Yorum bırakın