Göçmüş gitmiş.Toprak yuvasından çıkıp gelmesi mümkün olmayan Erol’un geriye kalan eşyaları, Feride’ye Erol’u hissettiriyordu. Yolun altında kalmış bu evin aydınlanmamış camından ötesi duvardı. Silik bir aydınlıkta kalan eşyalar değişik biçimde gölgelerle yüklü idi. Salonun orta yeri boştu. Orada durup kenarlarda kalan eşyalara baktığınızda başka alemlerin içinde başka hallerin yaşandığını görüyordum.Bu evde mazinin kokusu menli havasının içinden size gelir. Burada sessizliği dinleyebiliyordum. Gece daha sessiz. Camlardan içeriye giren sokak lambası ışıkları pencere camında oynaşarak içeri girer, odalarda gölgeler oluştururdu; o anda tuhaf bir ürperti duyardım…Kenar yerde duran masanın yanında büfe, büfe içinde elle yapılmış beyaz dantelalar üzerine konulmuş cam sürahi, bardaklar, fincan takımı…Üç vitrinli, iki rafla ayrılmış kahve renkli büfenin üstüne öylesine konmuş natürmort iki ufak tablo ve yanında aslı siyah-beyaz olan sonradan boyanmış Erol’un anne ve babasının portre resmi…Erol’un babası da bıyıklı; ceket giymiş, beyaz gömlek ve kravat takmış. Geçmiş günlerden bakıyor hüzünlü yüzü. Eski fotoğraftan anlıyordum bunu…Yol az yüksekteydi.Evin salon penceresinden baktığımda yolun istinat duvarını görüyordum..Güneş bu pencerelerden aydınlatıyor evi. Pencerenin önüne bir fis-kos sehpa yanına iki tane sandalye tipi fındık kabuğu renkli döşemesi olan koltuk konmuş. Evin hanımı bu koltuklarda oturup kahve içmeyi severmiş. Ama evin hanımı gurbetdeydi…Ev, yaşadıklarıyla birlikte hatıralarındaydı muhakkak…
